17 Kasım 2016 Perşembe

EL CEZERİ

EL CEZERİ

el cezeri ile ilgili görsel sonucu



Bu bilim adamı çağımızdan yüzlerce yıl önce keskin zekası ile elektrik kullanmadan sadece su ve mekanik parçalarla çalışan makineler yapmış ve günlük hayata geçirmişti. Adı Cizreli Eb-ül-İz olan bu mucit bundan 800 küsur yıl önce 1100–1200 yıllarında yaşadı. Dolayısıyla Eb-Ül-İz bütün icatlarını Leonardo’dan tam 150 yıl önce yapmış ve kitaplaştırmış.

Selçuk Türkleri zamanından bahsediyoruz. Bu inanılmaz öykünün tek kanıtı yüzyıllara dayanmış ve müthiş icatların resimleriyle dolu orijinal kitabın el yazması kopyaları. Her zamanki gibi biz kendi bilim adamımızı tanımazken yurtdışında bilimsel kürsülerde ve tüm bilgisayar / sibernetik kitaplarında su mekaniği referanslarda yer alıyor. Tarih bize neler söylüyor? Artukoğulları Güneydoğu Anadolu'yu fethederler. Şimdiki Mardin , Cizre’de buluşlar yapan Abdülaziz İsmail bin Razzaz başkent Diyarbakır’a çağrılır. Yirmi beş yıl boyunca üretir ve üretir. Hükümdarların büyük takdirini toplar ve hükümdar (Eb’ül Feth Mahmut İbn-i Mahmet İbn-i Karaaslan . Ne uzun isim değil mi?-) tarafından bu kitabı yazmakla görevlendirilir. Verimli hayatının büyük başarılarına karşın son derece alçakgönüllü bir üslubu olan Eb-ül-iz 1183 yılında başlayıp 25 yıl süren icatlar katalogunu o zamanlar resmi dil olan Arapça ile yazar.

Cezeri, bilim ve teknoloji tarihinde yaptığı olağanüstü buluşlarla ve otomatlarla tanınmaktadır. Bu konuda yazmış olduğu Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar adlı eseri bu alanda yazılmış en ünlü ve en mükemmel kitaptır. Bu kitabın giriş bölümünde kitabı kaleme alış nedenini şöyle anlatır: "Bir gün Sultanın huzurundaydım ve yapmamı emrettiği şeyi getirmiştim... Ne düşündüğümü anladı… Bana şöyle dedi, 'eşsiz araçlar yapmış, onları gücünle işler duruma getirmişsin. Seni yoran ve kusursuz biçimde inşa ettiğin bu şeyler kaybolup gitmesin. Benim için icat ettiğin bu araçları bir araya toplayan ve her birinden ve resimlerinden seçmeleri kapsayan bir kitap yazmanı istiyorum. Onun önerilerini kabul ettim… Gerekli çalışmayı yapmak üzere gücümü topladım ve bu kitabı kaleme aldım."
Cezeri, kitabında 50 aracın ayrıntılı tasarımını verir. Bu araçların 6'sı su saati, 4'ü mumlu saat, 6'sı ibrik, 7'si eğlence amaçlı kullanılan çeşitli otomatlar, 3'ü abdest almak için kullanılan otomat, 4'si kan alma teknesi, 6'sı fıskiye, 4'ü kendinden ses çıkaran araç, 5'i suyu yukarı çıkartan araç, 2'si kilit, 1'i açıölçer, 1'i kayık su saati ve Amid kentinin kapısıdır.

Bu araçlar hava, boşluk ve denge prensipleri ile çalışıyordu. Hava ve atmosferin özellikleri çok eskiden beri insanların ilgisini çekmiş ve yapılan çalışmalar sonucunda ulaşılan kuramsal bilgiler sayesinde olağanüstü araçlar üretilmiştir. Mekanik araçların inşasında hava ve boşluk kadar, denge de temel prensipler¬den birini oluşturmuştur. Bu prensipler M.Ö. 3. yüzyıldan beri bilinmekteydi. Yunan Dünyası’nda hava, boşluk ve denge prensipleri üzerine Ctesibios (M.Ö. 3. yüzyıl), Philon (M.Ö. 2. yüzyıl) ve Heron (M.Ö. 1. yüzyıl) tarafından çalışmalar yapılmış ve bu çalışmalar sonucunda da çeşitli araçlar geliştirilmiştir. Bunların arasında Archimedes (M.Ö. 287–212)’i de saymak gerekir. Ancak Cezeri sayesinde hava, boşluk ve denge konusuna ilişkin kuramsal ve pratik bilgiler doruk noktasına ulaşmıştır. O bu araçları geliştirmekle kalmadı, bu araçlarda kullanılan özel parçaları da çok daha dakik ve hassas hâle getirdi. Örneğin; bu tip araçlarda kullanılmak üzere çok hassas kefeler hazırladı. Cezeri'nin yaptığı kefe, ortası geniş, kenarlarına doğru darlaşan, bir yarım kayık kap şeklindeydi. Alt kenarı yakınına açılmış iki delikten bir mil geçiyor ve kefe bu milin üzerinde hareket ediyordu. Kefenin arkası, su ile doldurulduğunda dengede kalacak biçimde ağırlaştırılmıştı. Eğer kaba kapasitesinden bir damla daha fazla su ilave edilirse ucu öne doğru eğiliyor ve boşaldıktan sonra denge konumuna geliyordu. Bu derece hassas kefeleri ilk defa Cezeri yapmıştır.

Cezeri’nin yaptığı araçlar arasında, 
Fil Su Saati, Tavus Kuşlu İbrik, Mumlu Saatler, Abdest Almak İçin Otomatlar, Fıskiyeler, Suyu Yukarı çıkaran araçlar bulunmaktadır. 

KAYNAK BİZE AİT DEĞİLDİR(GELİŞEN BEYİN)

Michel FARADAY

FARADAY





17 Nisan 2016 Pazar

Mimar Sinan

mimar sinan hayatı kısaca ile ilgili görsel sonucu

Mimar Sinan, 1489'da Kayseri'nin Ağırnas köyünde dünyaya geldi. 1511'de devşirme olarak İstanbul'a geldi ve Acemi Oğlanlar Ocağı'na girdi. Burada kaldığı yıllar içinde, birçok sanat eserini inceleme fırsatını buldu.

1516'da Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Muharebesi'ne katıldı. Mısır'da bulunduğu süreç içerisinde buradaki sanat eserlerini gözlemledi. 1522'de Rodos seferine, 1526'da da Mohaç Meydan Muharebesi'ne katıldı. Bu savaşlarda gösterdiği başarıdan ötürü terfi etti. 1533 yılında ise Kanuni Sultan Süleyman'ın İran seferine katıldı. Bu seferin ardından Hasekilik rütbesi verildi.

Boğdan seferi sırasında ordunun Prut Nehri'nden geçmesi gerekiyordu. Bunun için günlerce uğraşıldı, ancak kurulan köprüler bir türlü tutmadı. Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman, bu köprüyü yapabilecek birinin bulunmasını istedi. Vezir Damat Çelebi Lütfi Paşa, Sinan'ın bu işin üstesinden geleceğine inandığı için görevi ona verdi. Sinan, incelemelerinin ardından iki haftadan kısa bir süre içinde köprüyü başarıyla kurdu. Bunun ardından Sinan, başmimarlık görevine atandı. Bu görevi 49 yıl boyunca yapacaktı.
Mimar Sinan'ın ilk önemli eseri, 1544-1548 yılları arasında yaptığı ve "çıraklık eserimdir" dediği Şehzade Camii idi. Kanuni Sultan Süleyman tarafından ölen oğlu Şehzade Mehmet adına yaptırılmıştır.Mimar Sinan'ın "kalfalık eserim" olarak takdim ettiği Süleymaniye Camii, İstanbul'daki en muhteşem eseri olarak kabul edilir. 
Edirne'deki Selimiye Camii ise "ustalık eserim" diye takdim ettiği eseridir.  Sinan, ülkenin çeşitli yerlerinde çok sayıda cami, medrese, türbe, köprü ve saray yapmıştır.

Mimar Sinan, 1588'de İstanbul'da vefat etti. 



Albert Einstein

albert einstein hayatı ile ilgili görsel sonucu

Albert Einstein (1879 -1955) 

Albert Einstein, Güney Almanya'nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi olan babası başarılı bir iş adamı değildi. Annesinin dünyası müzikti; özellikle Beethoven'in piyano parçalarını çalmak en büyük tutkusuydu. Aile Musevî kökenliydi, ama dinsel bağnazlıktan uzak, açık görüşlü, kültürel etkinliklerle zengin bir yaşam içindeydi. Ne var ki, çocuğun ilk yıllardaki gelişmesi kaygı vericiydi. Özellikle konuşmadaki gecikmesi aileyi telaşa düşürmüştü.

Albert, içine kapanıktı; çocukların arasına katılmaktan, oyun oynamaktan hoşlanmıyordu. Okulu sıkıcı buluyor, ezbere dayanan eğitim disiplinine katlanamıyordu. "Gimnazyum"da geçen orta öğrenimi mutsuz ve başarısızdı. Mühendis amcasının özel ilgisi olmasaydı, belki de öğrenimden tümüyle kopacaktı. Amca, yeğene cebir ve geometriyi sevdirdi. Geometri özellikle Albert'i bir tür büyülemişti.

Einstein, yıllar sonra amcasına borcunu şöyle dile getirir: "Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşımda iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşımda iken tanıştığım Öklit geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne girmeyen bir kimsenin ilerdi kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!" 
Einstein, yüksek öğrenimini güç koşullara göğüs gererek Zürih Teknik Üniversitesi'nde yapar. Mezun olduğunda iş bulmak sorunuyla karşılaşır. Üniversitede asistanlık bir yana orta okul öğretmenliği bile bulamaz. Sonunda bir okul arkadaşının yardımıyla Bern Patent Ofisi'nde sıradan bir işe yerleşir; ama asıl dünyası olan bilimden kopmaz; çok geçmeden büyüsü bugün de süren devrimsel atılımlarıyla yaratıcı dehasını kanıtlar. 1905'te Annalen der Physik dergisinde yayımlanan üç çalışmasının her biri, fizik tarihinde bir dönüm noktası sayılabilecek nitelikteydi.

Bunlardan biri, şimdi "fotoelektrik etki" dediğimiz bir olaya ilişkindi. Newton, ışığı tanecikler akımı, kimi bilim adamları ise dalga devinimi diye nitelemişti. Aslında ışığın davranışını açıklamada iki kuramın birbirine bir üstünlüğü yoktu; ancak, Newton'un adı parçacık kuramına bir tür ağırlık sağlamaktaydı.
Ne var ki, 19. yüzyılın başlarında Young'la başlayan, Fresnel ve daha sonra Faraday ve Maxwell'in çalışmalarıyla pekişen deneyler dalga kuramına belirgin bir üstünlük sağlamıştı. Einstein'ın fotoelektrik çalışması bu gelişmeyi bir bakıma tersine çevirmekle kalmaz, Planck'ın 1900'de ortaya sürdüğü kuantum teorisini de çarpıcı bir biçimde doğrular. 
Daha az bilinen ikinci çalışma "Brown devinimi" denen bir olayı açıklıyordu. 1850'lerde İngiliz botanikçisi Robert Brown, mikroskopla polenleri incelerken, taneciklerin su içinde gelişigüzel sıçramalarla devinim içinde olduğunu gözlemlemişti. Ancak bu gözlem 1905'e dek açıklamasız kalır.
Einstein'ın bugün de geçerliliğini koruyan açıklaması oldukça basittir: Son derece hafif olan polenlerin ani kımıltıları, su moleküllerinin çarpmalarıyla oluşuyordu. Gerçi molekül kavramı yeni değildi; ancak en güçlü mikroskop altında bile görülemeyecek kadar küçük olan moleküllerin varlığı ilk kez bu açıklamayla kanıtlanmış oluyordu.
Yüzyılımızın başında Ernst Mach gibi kimi seçkin fizikçilerin bile gözlemsel kanıt yokluğu gerekçesiyle atom teorisine uzak durdukları bilinmektedir. Öyle ki, bu olumsuz tutum, gazların kinetik teorisinin kurucusu Boltzman'ı intihara sürükleyecek kadar ileri gitmişti.Einstein'ın açıklaması, bu tutuma son vermekle fiziğin içine düştüğü bir tıkanıklığı giderir. 
1905'in bilim dünyasına yeni bir ufuk açan üçüncü ve en önemli çalışması, Özel Görecelik (Special Relativity) kuramıdır. Bu kuram, Einstein'ın genç yaşında kendini gösteren bir merakına dayanır. Daha on dört yaşında iken Einstein, "Bir ışık ışınına binmiş olsaydım, dünya bana nasıl görünürdü, acaba?" diye sormuştu.19. yüzyılın sonlarında ışığın hızına ilişkin Michelson-Morley deneyi, bu merakı derinleştiren bir sorun ortaya koymuştu: Ses ve başka dalga olaylarının, tersine ışık hızının referans sistemine görecel olmayışı! Saatte 100 km hızla ilerleyen bir lokomotifin, iki istasyon arasında düdük çaldığını düşünelim. Sesin ön ve arka istasyonlara değişik hızlarla ulaşacağını biliyoruz: Öndeki istasyona normal ses hızından saatte 100 km daha fazla, arkada kalan istasyona ise saatte 100 km daha yavaş bir hızla ulaşır. Oysa trendeki insanlar için sesin hızında bir değişiklik yoktur; ön ve arka uçlara normal hızıyla aynı anda ulaşır. Sesin hızı gözlemcinin hızına göreceldir.
Işığa gelince Michelson Morley deneyleri, ışığın öyle davranmadığını göstermekteydi. Işık kaynağı ile gözlemcinin birbirine görecel hareketlerine ne olursa olsun ışık hızında bir değişiklik gözlemlenmemekteydi. Bu beklenmeyen bir sonuçtu; çünkü, sesin hava aracılığıyla yayıldığı gibi, ışığın da "esir" denen gizemli bir ortam aracılığıyla yayıldığı ve gözlemcinin hareketine bağlı olduğu sanılıyordu. Esir gözlemlenebilir bir nesne değildi; ama öyle bir kavram olmaksızın optik olgular nasıl açıklanabilirdi? Kaldı ki, Maxwell'in elektromanyetik teorisi de esir türünden bir ortam varsayımına dayanıyordu. 

Devamı İçin :http://www.gelisenbeyin.net/albert-einstein.html

Sabiha Gökçen

sabiha gökçen kimdir ile ilgili görsel sonucu

Türkiye'nin ilk kadın pilotu ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen, 1996 yılında, havacılık tarihine yaptığı katkılardan dolayı Amerikan Hava Kurmay Koleji tarafından "Adını Dünya Tarihine Yazdıran 20 Havacıdan Birisi" olarak seçilmiştir. Atatürk'ün manevi kızıdır.

Sabiha Gökçen, Hafıs İzzet Bey ve Hayriye Hanım çiftinin ikinci çocuğu olarak, 22 Mart 1913 tarihinde, Bursa'da dünyaya geldi. Küçük yaşta babasını kaybetmesi üzerine, abisi tarafından eğitimine destek verilen Gökçen, 1925 yılında, Bursa gezisinde olan Mustafa Kemal ATATÜRK ile tanıştı. Hayat hikayesini öğrenen ve içinde bulunduğu maddi koşulların okuması için yeterli olmayacağını düşünen Atatürk tarafından, ailesinin izni ile evlat edinilerek İstanbul'a yerleşti ve de Üsküdar Kız Lisesi'nde eğitimini sürdürdü.

1935 yılında, Türk Hava Kurumu bünyesinde bulunan Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na kaydolan Gökçen, bu eğitimi başarıyla tamamlamasının ardından Kırım'a giderek Koktebel Yüksek Planör Okulu'nda altı ay süreyle planör eğitimi gördü.

İlk motorlu uçuş deneyimini 25 Şubat 1936 yılında gerçekleştiren Gökçen, Atatürk'ün isteği üzerine, o dönemde kadın öğrenci almayan Eskişehir Uçuş Okulu'nda 1936-1937 yılları arasında özel uçuş eğitim aldı.

Dersim Olayları'nı bastırmak üzere görevlendirilen ve 1937 yılında Tunceli Harekatı'na katılan Gökçen, bu harekattaki rolü sayesinde dünya tarihinin ilk kadın pilotu ünvanını kazandı ve Türk Hava Kurumu tarafından İftihar Madalyası ile ödüllendirildi.

1938 yılında, beş gün süren bir Balkan turuna çıkarak dünyadaki kadın pilotlara ilham veren Gökçen, 1938-1955 yılları arasında Türk Hava Kurumu'nun uçuş hocalarından birisi olarak hizmet verdi. 1940 yılında Üsteğmen Kemal Esiner ile dünya evine giren Gökçen'in evliliği, 12 Ocak 1943 tarihinde, eşinin zamansız vefatı sona erdi.

Uçuş kariyeri boyunca 22 farklı sivil uçağı ve savaş uçağı ile uçma deneyimini yaşamış olan Sahiba Gökçen, hayatının son uçuşunu 1996 yılında, 83 yaşındayken onuruna verilen Amerika gezisinde gerçekleştirdi ve 22 Mart 2001 tarihinde, Gülhane Askerî Tıp Akademisi'nde hayata gözlerini yumdu.

Kemal Sunal

kemal sunal hayatı ile ilgili görsel sonucu

11 Kasım 1944 yılında İstanbul da doğan Kemal Sunal, aslen Malatya lıdır. Annesi Saime Hanım babası ise Mustafa Bey in üç erkek evladının en büyüğüdür.
Kendisinden küçük Cengiz ve Cemil adında iki erkek kardeşi daha vardır. Okul hayatına Mimar Sinan İlkokulunda başlayarak Vefa Lisesi nden mezun olmuştur. Dar gelirli bir ailede büyüyen Sunal, yaramaz ama mutlu bir çocukluk geçirmiştir. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölüm ünde Üniversite öğrenimine başlayan Sunal, 12 Eylül döneminde öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalmıştır.
Lise son sınıfta iken Felsefe Hocasının Müşfik Kenter ile kendisini tanıştırması ile sanat hayatına başlayan Sunal, Zoraki Takip Tiyatro oyunu ile alanında ilk adımını da atmıştır. Bir 
yıl kadar Kenter Tiyatrosunda çalıştıktan sonra, kısa bir süre de Devekuşu Kabare Tiyatrosunda çalışmıştır. 1973 yılında da Ertem Eğilmez in yönetmenliğini yaptığı Tatlı Dillim filmi ile sinema hayatına başlamıştır. Daha sonra da kalabalık kadrolu filmlerde ufak roller ile devam eden Sunal, art arda aldığı sinema rolleri ile kısa bir sürede zirveye çıkmayı başarmıştır. 1974 yılında evlenen Sunalın, Ali ve Ezo adlarında biri kız, birde erkek çocuğu olmuştur. Filmlerinde gösterdiği başarıyı evliliğinde de gösteren Sunal, mutlu bir evlilik geçirmiştir.
Yeşilçam’ın ünlü komedyenlerinden olmayı başaran Sunal, evirdiği sinema filmlerinde hem maddi hem de manevi büyük bir başarı kazanmıştır. 1976 yılında rol aldığı Kapıcılar Kralı filminde gösterdiği başarısı ile 1977 yılında Antalya Film Festivalinde Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu Ödülü nü kazanmıştır. Üzerine aldığı rolleri başarı ile canlandıran Sunal, Yeşilçam’ın komedide aranan bir yüzü olmayı da başarmıştır. Sinema filmlerinde Şaban tiplemesi ile adından söz ettirerek Hababam Sınıfı serisi ile de akıllarda kalmayı başarmıştır. Rol aldığı filmlerde halk kahramanını canlandıran Sunal, haksızın haklıya karşı hep savunucusu olmuştur.
1990 yılından sonra, çevirdiği filmler televizyon ekranlarında kesintisiz olarak yayınlanmaya başlasa da bu yayınlardan hiçbir ücret almamıştır. 12 Eylül döneminde yarım bıraktığı okuluna devam eden Sunal, okulunu da 1995  yılında bitirerek diplomasını almıştır. Daha sonra Yüksek Lisan yapan Sunal, Yüksek Lisansı sırasında Tez olarak hazırladığı Tv ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü adlı tezini de kitaplaştırarak sevenlerinin beğenisine sunmuştur. Yüksek Lisans tezinde, kendi filmlerinin yansıttıklarının sosyolojik incelemesini yapmıştır.
Sunal yüzü ve fiziki yapısı ile Fransız komedyen Femandel’e benzetilirdi. Hayatı boyunca tiyatro oyunları hariç toplam 82 sinema filminde rol alan Sunal, son filmi olan Balalayka’nın çekimleri için Trabzon a giderken kalp krizi sonucu 3 Temmuz 2000 de 56 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Ömer Seyfettin

ömer seyfettin hayatı ile ilgili görsel sonucu  Türk edebiyatının önemli hikayecilerinden Ömer Seyfettin, 1884 yılında Gönen'de doğdu. Babası Ömer Şevki Bey, annesi ise Fatma Hanım'dı. Eğitimine mahalle mektebinde başladı. ArdındanMekteb-i Osmani'ye kaydolan Ömer Seyfettin, eğitimine Askeri Baytar Rüştiyesi'nde devam etti. 1896'da mezun olduktan sonra Edirne Asker idadisi'ne girdi ve 1900'de mezun oldu. 1903 yılında ise Mekteb-i Harbiye-i Şahane'den Piyade Asteğmen olarak mezun oldu.

1911 yılında Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp ile birlikte "Genç Kalemler" dergisini çıkardı. Dergide yayınlanan "Yeni Lisan" isimli ilk yazısı, Milli Edebiyat'ın başlangıç noktasını oluşturur.

Bir süre orduda görev yapan Ömer Seyfettin, daha sonra kendini büsbütün yazı hayatına verebilmek için tazminat verip ordudan ayrıldı. [1] Fakat Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine tekrar askere çağrıldı. Yanya Kalesi'nde esir düştü. Bir yıllık tutsaklığın ardından İstanbul'da döndü.

"Türk Sözü" adlı derginin başyazarlığını yapan Ömer Seyfettin, 1914'te de Kabataş Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapmaya başladı. 6 Mart 1920'de vefat etti.

Ömer Seyfettin'in edebiyata en büyük hizmetleri; edebiyatı şairanelikten kurtarmak, okura arı Türkçe'nin tadını hatırlatmak, İstanbul'dan dışarı çıkamayan gözlemciliği yurt düzeyine, Balkan yörelerine doğru genişletmektir. [1]

15 Nisan 2016 Cuma

Kalem sanatı

kalem sanatı ile ilgili görsel sonucu

kalem sanatı ile ilgili görsel sonucu

kalem sanatı ile ilgili görsel sonucu

kalem sanatı ile ilgili görsel sonucu

kalem sanatı ile ilgili görsel sonucu